alaybeyi bildirdi: "
Platform haber yazarlarından Elçin Alptekin Genelbaşkanımız Muhsin Yazıcıoğlu ile gerçekler üzerine konuştu.
Şemdinli, Danıştay baskını. Çete, "derin devlet" ve iktidara yönelik "komplo" iddiaları. Son olarak "Atabeyler Gerilla Grubu" diye adlandırılan emekli bir binbaşı ile havacı bir yüzbaşı ve bir asteğmenin de aralarında bulunduğu 9 kişilik "çete" açığa çıkarıldı. Bu olaylara karşı devletin ve ana muhalefetin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şemdinli ile başlayarak Atabeyler çetesi ile doruğa ulaşmış olan bu gelişmeler, sistemin en hastalıklı yanının ortaya çıkmasını sağladı. Yargı’nın siyasallaştığı, siyasetin komplolarla yönetildiği, en güven veren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çetelerle iç içe olduğu gibi bir imaj ortaya çıktı. Burada doğrular ve yanlışlar o kadar iç içe sokuldu ki, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu anlaşılamaz hale geldi. Kurumlar arası gerginlik, kurumların birbirini yıpratma ve alta alma çabaları Amerikan filmlerini aratmayacak bir boyut kazandı. Bir suçlu var. Herkes bu suçlunun iplerini tutanın en üstte, devletin bir görevlisi çıkabilir diye düşünür oldu. Bu olaylar karşısında iktidar, muhalefet, bürokrasi ve Yargı iyi imtihan veremedi.
Geçtiğimiz günlerde Ertuğrul Özkök’ün “Danıştay saldırısıyla başlayan sürecin hayırlı bir tarafı oldu. Türk toplumunun en hastalıklı yanı ortaya çıktı. Siyasilerin alması gereken dersleri gösterdi” şeklinde bir açıklaması oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?
Hayırlı hayırsız diye ayıramam. Niye olay olacak da zarar göreceğiz, aklımız başımıza gelecek. Terörün, şiddetin, aymazlıkların bizi hizaya getirmesini asla kabul edemeyiz. Devlet yıprandı. Kurumlar yara aldı. Polis, asker, Yargı, siyaset hepsi bu olaydan yara aldı ve Pandora’nın kutusu gibi komplolarla dolu bir Türkiye manzarası ortaya çıktı. Bunun neresi hayırlı olacak. Ancak, bundan ders alırsak tarih tekerrür etmez düşüncesiyle musibetten nasihat alalım diyebiliriz. Ama hiç de öyle gözükmüyor. Üste çıkmak, üstte kalmak çabası ve hırsıyla devlet ve milletin birliği hırpalanmaya devam ediyor.
Asker polisi, polis askeri suçluyor. Bu durumun bazı çevrelerce İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un görevden alınmasından sonra gündeme geldiği düşünülüyor.
İktidar da TSK da kendisine karşı komplo düzenlendiğini düşünüyor. Görüntü şöyle: iktidar, TSK’ya karşı komplo düzenliyor ve bunda Emniyet kullanılıyor. TSK bir kısım çevrelerle iktidara karşı komplolar düzenliyor. Ana muhalefet iktidarı komplolarla düşürme çabasında. Hepsi de kendisini komplolara karşı koruma içgüdüsü ile hareket ediyor ve kamuoyuna mağdur rolü yapıyor. Bu hayırlı ve faydalı bir görüntü değil. Türk Devleti’nin ve Milleti’nin menfaati bunun neresinde? Neden demokrasiyi içine sindirerek, atanmışlar ve seçilmişler sorumluluk bilinci içerisinde bir araya gelerek ortaya çıkan problemlerin üstüne yürümüyorlar? Maalesef, yine faturayı milletimiz ödeyecek.
Ayrıca, Sabri Uzun görevden alındı. Bunları istihbarat tezgâhladı gibi anlaşılıyor. Böyle de diyemezsiniz. Bu konuda elimizde bir veri yoktur. Ayak izlerine bakarak birilerini, fotoğraflara bakarak birilerini suçlayabiliriz. Biri diyor ki sen komplonun içindesin ayak izleri sana doğru gidiyor. Öbürü de fotoğraflar seni gösteriyor diyor. Her ikisi birden, hayır biz değil öteki bu komplonun içinde diyor. Zamanında verilen beyanatlar buna sebep oldu diyor. Kısacası kimin eli kimin cebinde değil.
Peki ne yapılmalı?
Sistemle ilgili çok ciddi bir reform yapılması gerekiyor. Yargı-Yürütme-Yasama erklerini ciddi biçimde ayıracak, hem birbirlerini denetleyen hem de kendi bağımsızlıklarını koruyabilen bir yapıya kavuşmak zorundayız. Sorun buradan çıkıyor. Olaylar oldukça, olaylar üzerinde ve onun sonuçları üzerinde tartışıyoruz. Halbuki gerçekten demokratik hukuk devleti kurallarının işlediği bir ülkede sistem de işlem de yöntem de bellidir. Çeşitli şekillerde ortaya atılan demokrasinin kesintiye uğrayacağı imaları, ordunun en üst düzey subayları tarafından açık ve seçik bir şekilde yalanlanmalıdır. Bu tür iddiaların en fazla orduyu yıprattığı göz ardı edilmemelidir. Öte yandan; iktidarın devlet kurumlarıyla ahengi sağlamak ve kurumlar arası işbirliği ve ilişkileri geliştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. İktidar, gerginlik politikalarından ve mağduriyet stratejisinden vazgeçmelidir.
Yargı’nın bütün boyutlarıyla her olayın üstüne gitmesine imkân vermek gerekiyor. Emniyet safhasındaki olaylar üzerinde teoriler üretmekten vazgeçmeli. Deliller arasındaki ince ilişkiler ve ayrıntıları görebilecek kadar bilgi sahibi olmayanların yorum yaparak olayları yönlendirmekten vazgeçmesi gerekiyor. Olayın tarafları; Yargı, Hükümet, polis asker vs. Bu konuda olayın aydınlatılması için sonuna kadar gidileceğini en açık şekilde deklare etmeli. Olaylarda elde edilen deliller, sanık ifadeleri, olası bilgi zehirlenmesi ve dezenformasyon çalışmaları ile kamuoyunun kafasını karıştırmaya yönelik psikolojik savaş hamlelerinin önü kesilmelidir.
Kim yapıyor bunları?
Türkiye üzerinde genel anlamda psikolojik savaş yöntemleri uygulanıyor. Terör örgütleri yöneten uluslar arası güçler var. Türkiye’nin dış dayatmalara boyun eğmesini isteyen küresel güç odakları var. Türkiye üzerinde birçok menfaat çatışması var. Her biri olabilir. Asıl olan bu psikolojik harp yöntemlerine karşı öngörü sahibi olmak ve krizi gelmeden görebilmek ve kriz yönetmektir. Bu iktidarların işidir. İktidar olmak da budur.
Cumhurbaşkanı’nın eşinin başörtülü olması sizce sorun yaratır mı?
Cumhurbaşkanı’nın eşinin başörtülü olması, bir sorun yaratmamalıdır. Konuyu başörtüsüne bağlamak her iki anlayış açısından da sakattır. Birilerinin başörtüsünü bir üstünlük gibi görmesi, diğerinin buna devlet düşmanlığı gibi bakması, doğru bir yaklaşım değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı nasıl seçilir? Aranan özellikler nelerdir? Anayasa’da bu belli. Anayasamızda ayrıca hanımı ile ilgili tarif söz konusu değildir.
Peki başörtüsü sorunu nasıl çözülür?
Başörtüsü Türkiye’nin bir gerçeği. Önce bunu kabul etmek zorundayız. Kimlik tespitine imkan verecek şekilde inanç değerlerinden dolayı örtünenlere saygı duymalıyız ve bunların da vatandaşlık haklarından tümüyle yararlanabileceğini kabul etmeliyiz.
Gelelim Cumhurbaşkanı seçimlerine? Bu Meclis Cumhurbaşkanı seçebilir mi?
Seçim sistemine bizim itirazımız var. Mevcut seçim sisteminin getirdiği çarpıklıktır ve millet iradesinin yüzde 50’si meclis dışında kalmıştır.
Ancak bunun sorumlusu geçmiş ve bugünkü iktidarlardır. Bu sisteme itiraz edenler, sorumluluklarının gereğini yerine getirerek sistemi değiştirmelidir. Benim işime yarıyorsa yaşasın, işime yaramıyorsa kahrolsun gibi bir anlayış asla kabul edilemez. Dolayısıyla bugünkü meclis gayrimeşrudur diyemeyiz. Bizim başka tekliflerimiz var.
Nedir, Bu meclisin milletin iradesini temsil ettiğine inanıyor musunuz?
Cumhurbaşkanı doğrudan millet tarafından seçilsin. İşte bu tartışmalar o zaman ortadan kalkar. Anayasanın 102. maddesini değiştirirseniz tek dereceli iki turlu bir sistemle Cumhurbaşkanı’nı halka seçtirirsiniz. Bunu 1993 yılında bütün siyasi parti liderlerini gezerek ben teklif ettim. O günden bugüne meclis çoğunluğunu teşkil edenler, bunun üzerinde hiç durmadılar. Mevcut Cumhurbaşkanı da 5 liderin kararıyla seçildi. Millet mi seçti?
Gelelim ekonomiye. Piyasalardaki dalgalanmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidar makro dengeleri sağladığı iddiasıyla toplumu uzun süre oyaladı. Rakamlarla oynayarak, sanal bir ortam yarattı. Eğer gerçekten büyüme varsa, bu büyümenin halkın hayatına yansıması gerekir. Halkın hayatına hiç yansımayan büyümeden kim pay alıyor? Fert başına düşen milli gelir 5 bin 800 dolar oldu diyenler, Anadolu’ya gitsin, halkın tarlasına, sofrasına, dükkânına, iş yerine uğrasın sorsun bakayım; 5 bin 800 dolar ne demek? Ne anlama geliyor? Var mı 5 bin 800 doları olan? Yok. Öyleyse kim kullanıyor onların payını? Bir avuç her dönemden istifade edebilen kesim. Milli gelirin yüzde 80’ini yüzde 20’lik bir kesim kullanırken, külfeti yüzde 80 vatandaş taşıyor. Bu sistem değişmelidir.
Peki ekonomiyi iyileştirmek için ne yapılmalı?
Cevap: Türkiye’nin yatırım, üretim istihdam ve ihracata dayanan milli kaynakları milli bir anlayışla yatırıma dönüştürecek, küresel rekabete açık bir ekonomik model Türkiye’nin kurtuluşudur.
Türkiye, Türk dünyasıyla her alanda işbirliğini güçlendirerek yepyeni bir sağlam pazar oluşturabilir. Çevresindeki ülkelerle kuracağı ilişkilerle ciddi bir potansiyel elde edebilir. Türkiye’nin dış politikadaki tercihleri, ekonomideki ihtiyaçlarıyla da ilişkilidir. Milli ekonomik konsepte ciddi anlamda ihtiyaç vardır. BBP olarak, milli bir perspektiften bakarak, ülke kaynaklarını insan potansiyeli ve tecrübelerimizi kullanarak, süratle kalkınabileceğimize inanıyoruz. Dışa açık, ama milli kaygıları olan bir ekonomik model gereklidir. Ekonomide bağımsızlığını elde edemeyenler milli bağımsızlığını koruyamazlar.
Toplumumuzda özellikle okullarda şiddet olaylarının artmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çocuklarımıza temel milli ve manevi değerleri kazandırmadan onların manevi donanımlarını sağlayarak kişiliklerini oturtmadan kötü alışkanlık ve şiddetten koruyamayız. Maalesef çocuklarımız şiddetin, uyuşturucunun, ahlaki yozlaşmanın ağlarına bırakılıyor ve televizyon dizileriyle, televole kültürüyle, yozlaştırılıyorlar. Çabuk şöhret olma, çabuk köşeyi dönme, lüks yaşama, sanal özentiler ve kışkırtmalarla bir kişilik çatışması yaşıyorlar. Ergenlik çağında olmaları da bunu tetikliyor.
Lise seviyesine kadar şiddetin, uyuşturucunun indiğini görüyoruz. Her gün bir şiddet haberiyle sarsılıyoruz. Bunlar silahları, bıçakları nereden alıyorlar. Müthiş bir denetimsizlik, umursamazlık var. Bunda Milli Eğitim’in, iç güvenlik kurumlarının medyamızın ve ailelerin ortak sorumlulukları ve mesuliyetleri vardır.
Sizce Milliyetçilik ve İslami değerler yükseliyor mu?
Evet, Milliyetçilik değerleri ve İslami değerler yükseliyor. Ama buna demokrasiyi de eklememiz lazım. Çünkü iki kutuplu dünyadan tek kutupluluğa dönüşünce küresel diktatörlüğün ağlarına düşürüldük. Demokrasi, insan hakları adı altında topraklar işgal ediliyor. Ağır silahlarla milletler “ehlileştirilmeye” (!) çalışılıyor. Tek tipleştirme ve tek kültürün hakimiyetini sağlama gibi dayatmalarla karşı karşıya bırakılıyoruz. Bu, küresel diktatörlük karşısında yerel değerler, savunma reflekslerini artırıyor. Bu savunma refleksleri olarak öncelikle milli değerler öne çıkıyor. Milletlerin kendisini koruma, varlığını müdafaa etme ve değerleriyle, farklılıklarıyla yaşama arzuları tabi olarak yükseliyor. Buna Milliyetçilik diyoruz. Manevi bunalım ve tahribatla birlikte İslam’ın terörizmle birlikte gösterilmesi İslam’ı şiddetle özdeşleştirmeye çalışılması karşısında “Doğru İslam nedir?” sorusu gündeme geliyor ve doğru İslam’ın etrafında bir refleks doğuyor. Bu da İslami değerlerin yükselişini sağlıyor. Bunalım çağını atlatmanın en iyi çaresi İslam’dan gelmektedir. Bu değerlerin yaşaması ve yaşatılmasının mutlaka demokratik sistemlerle mümkün olduğu, dolayısıyla Milliyetçilik ve İslami değerler demokrasiyle mecz olarak (karışarak) insanlığın ihtiyaç duyduğu mutluluğu müjdeliyor. Bence bu değerler yükselmelidir. BBP olarak biz, Milliyetçilik, İslami değerler, demokrasi, insan hakları toplamında insani değerleri savunuyoruz.
Peki özel bir soru: 8 yıl cezaevinde kaldınız ve suçsuz bulundunuz. İşkenceye nasıl dayandınız?
Bir insan inandıklarını yapıyorsa, bedelini ödemeye de hazır olur. Bir gün Sokrates’in eşi Ksantippi “Seni haksız yere tutukladıkları için çok üzülüyorum” demiş. O da “Haklı yere tutuklasalardı daha mı iyiydi?” diyor. Haksız yere tutuklanmak, haksız yere işkence görmek, haksızlığa uğramak, elbette ağır bir travmadır. İnsanın haklılığına inanmış olması, en büyük dayanma gücüdür. Direnç, iman ölçeğidir.
( Platform Haber ) - 28.06.2006
"